21 Mayıs 2017 Pazar

     Bugün farklı bir gün. Her zamankinden daha iyi hissediyorum kendimi. Galiba uzun zamandır gerçekten iyileştiğimi fark ediyorum. Yanılıyorsunuz, bu yazı hiçbir zaman olmadığı gibi şu an da benimle ilgili değil veya yazılarımda bahsettiğim bilinçaltımda beni ele geçiren kadın hakkında da değil. İlk defa somut birine ithaf edeceğim bu dizeleri. Belki önceden de birilerinin kokularını hissetmişsinizdir yazdıklarımda ama üzülerek itiraf ediyorum ki o adamı hiç tanımadım ben. İlk defa sokakta bulduğum birini takip ettim sadece ben, hala da ediyorum. Gerçekten aşık olana kadar o adam yürüyecek ben de arkasından gideceğim bunu da çok iyi biliyorum. Yüzünü hiçbir zaman betimleyemedim, tasvirlerim havada kaldı. Uzun ve kendinden emin boynu bazen kaçamak  yapar gibi döner oldu, ben kafamı çevirdim hemen. Şu anda ona ihanet ediyor gibi hissediyorum, kafamdaki o sanat eserine bir surat kalıbı sokmak benim haddim değil biliyorum. Ama korkma, hala bilinmeyenler çukurunda kulaç atmaya devam ediyorum. Bu bambaşka bir parça. Hiçbir şey hissetmediğim, ama hissetmedim de diyemediğim biri girdi hayatıma. Aklın bunaldı hissediyorum, kov o düşünceleri, beyaz arka fonda benim kollarıma bırak kendini. Saçımdaki tokayı çıkaracağım bekle önce, hazırlanıyorum baksana bi şeyler yazmak için. Aslında yazacak hiçbir şey bulamıyorum ama yaşandı mı bi şeyler diye sorarsan saatler eşlik eder sadece dudaklarıma. Belki bir kere bile göz göze gelmedik. belki hep aynı ortamda birlikteydik ama fark edemedik birbirimizi. Sanki içimdekileri döksem Nazım'a ayıp olacakmış gibi hissediyorum, ne sanıyorum kendimi gerçekten bilmiyorum. Klasiklerle de boğasım var seni, içine kadar ilmek ilmek işleyesim de var bakışlarımı. Mey gibi bi şey bu galiba, beyin kıvrımlarım kendiliğinden kafein üretiyor bana. Kaşlarımı çattığıma bakma, bu görüntüm altında pamuk gibi kalbim vardır diyecek güveni bulamıyorum kendimde ama tutkularım ve isteklerim uğruna dünyayı ateşe vereceğimi de hiç korkmadan dile getirebiliyorum ironik bi şekilde. O kadar okumayacağına eminim ki rahatça yazıyorum o yüzden, saçmalamak hayat tarzım olmuş ben ne yapayım. Bir yudum kahveden, bir yudum anılardan; gözlerimin kısıldığını hissediyorum istemsizce. Belki içimin bi köşesinde hissettiğim o harekete geçme hissini kullanmalıydım, ilk defa içimden gelmediği için bekleyen taraf olmamalıydım. Belki üniversite koridorlarına çarpışıp kitaplarımız yere düşmedi, belki bir kafede en sevdiğim parça çalarken yaramaz ama çekingen bakışlar atan kadın olamadım veya çok iyi arkadaşken duygularıma yenik düşüp bi şeyleri mahvetmeye çalışmadım ama sıradanlığın güzelliği başımı döndürdü benim. Ne de yüksek egolu narsist biriyimdir bir daha göremeyeceğim birine methiyeler düzüyorum şu hale bak. Cesur mu dersin bana savaşçı mı kendi kendine eğlenen küçük kız çocuğu mu bilmiyorum, sadece sen hep orada olacaksın. Tıpkı o gün orada olup günün kahramanı olman hayatımın en güzel tesadüfüymüş gibi orada kalacaksın, zihnimin senin yüzünü silmesine izin vermeyeceğim. Bi şeylerin peşinde koşup onu elde etmek bana hazların en büyüğünü verse de seni güzel günlerden arta kalan güzel biri olarak yalnız bırakacağım. Özür dilerim. İyi ki birlikteydik birkaç saat, farkında olmasam o an da sonradan suratını anımsayamayınca paniğe kapıldığımı fark ettim. Bundan sonra güzel şeyler yaşayacağım, güzel birilerini seveceğim ama sana karşı hiçbir şey hissetmesem de unutamayacağım tek kişi olarak kalacaksın. Kendine iyi bak.

1 Mayıs 2017 Pazartesi

+18

Yasak aşk, yasak aşk, yasak aşk. İnsanlara göre kocaman bir ahlaksızlıkla nitelendirilen, yaşayanlara göreyse bi süreden sonra pişmanlıkla hatırlayacakları anılar silsilesi olarak görülür genellikle. Tarif etsene deseler çoğumuz Aşk-ı Memnu'yu örnek verecektir ve ardından güzel karakterimiz Bihter'e sıralanan kötü sözler eklenecektir. Eyşan diyecektir kimileri de, meşhur sıfatını da başına ekleyeceklerdir şüphesiz. Bana sorarsanız da tüm tabuları yıkarak bu kavramın yanlış olmadığını savunurum. Şimdi yazıyı okumayı sonlandırabilirsiniz, hatta töbe estafurullah nidalarını da sıralayabilirsiniz bana karşı. Ben tanığa şans vermek istiyorum diyenlerse buyrun şöyle rahat bir yere geçelim



     Yasak aşk diyince önce akla aldatmak gelecektir, bu yaşayan için de yaşatılan için de son derece acı verici bir deneyimdir. Kesinlikle katılıyorum. Peki olayı iki taraftan da ele alalım, böylece ne demek istediğim daha net anlaşılacaktır. Bir şekilde biriyle birlikte oldunuz çok mutlusunuz en azından siz fakat günün birinde tüm toz pembe günler karanlığa dönüşüveriyor: sevgilinizin sizi aldattığını öğreniyorsunuz.  Bu mahalde çıldırmanız gayet olası fakat öyle bi şey diyor ki donup kalıyorsunuz. 'Başkasına aşık oldum.' Kafasına bastığın yataktaki yastıkları da fırlatamıyorsun, kadının saçlarını da yolamıyorsun veya herife kafa göz de dalamıyorsun( bu konuda biraz şüpheliyim.) öyle bir cümle ki bu sanki suçlusu senmişsin gibi 'Ha öyle mi tamam ben bilmiyordum ya özür dilerim nasıl böyle bi şeye sebep olabirim ben kusura bakma ben gidiyim o zaman hadi öpüyoruum.' falan demen bekleniyor sanki karşı taraftan. İşte bu noktada garip bi paradoks geliyor benim aklıma. O kişi sen olsaydın ne olurdu? Burda da ikinci durum olaya giriyor. Biriyle sevgili oldunuz her şey fevkalade giderken bi anda birisi girdi hayatınıza ve daha önce hiç hissetmediğiniz şeyleri hissettiniz. Bu durumda şu anki sevgilinize haksızlık değil mi? Kesinlikle haksızlık. E şerefsiz olmamak için önce bi 'kendine gel bi şey olduğu yok, sakin.' durumlarında hiçbir şey yokmuş gibi davranıyorsunuz.



 Ama bi bakıyorsunuz ki bu duygu köreleceğine katlanarak ilerlemeye başlıyor ve sizi mevcut sevgilinizden dahi soğutmaya kadar gidiyor. Zaman da geçince üstünden o aşık olduğunuz kişiden de hafif elektrik hissettiğiniz an, aldatacak hiçbir temasta bulunmadan eski sevgilinizle ayrılma kararı alıyorsunuz. E doğal olarak adamcağız/kadıncağız yerle bir oluyor, sebep istiyor sizden delice. Sizin eliniz ayağınız birbirine giriyor fakat eninde sonunda başkasına aşık oldum diyorsunuz. Peki karşı taraf bunu nasıl anlıyor biliyor musunuz? Düzenli birliktelikleri var, ben noel babanın can yoldaşı 8. ren geyiği oldum, aptal yerine kondum, belki de bizim evimizde bile yaptılar düşünceleri kafanın etlerini böyle lime lime ediyor; ulan diyorsun delik deşik etsem keşke dokundukları yerlerini. AMA Bİ DUR BE ABİ! İşte böyle bi durum yok. Ortada sadece yanlış zamanda yanlış kişiyle olmak var. Yazının en başında desteklediğim yasak aşk kesinlikle buydu. Hoş günümüzde birliktelik olmadan bir yasak aşk düşünülemiyor fakat hala varsa o masum hisler sonuna kadar savunuyorum. Tıpkı bir zamanlar sevdiğiniz bir müziği artık sevmemeniz gibi veya bayılarak aldığınız bir kıyafeti dolabın bir köşesinde unuttuğunuz gibi bir şey bu. Aşık olmaya kimse engel olamaz güzel arkadaşlar. Ne kendinize yazık edin, ne de sevgilinize. Herkesin mutlu olmaya hakkı var. Sadece bazılarımız bunu ilk seferde bulurken, bazılarımız birkaç deneyimden sonra elde edebiliyor. Öyle bir duygu ki bu ne 20 yıllık evliliği dinler ne de geçirilen birbirinden güzel anıları. Bir anda oluverir işte. Bu yüzden gerçekten gözlerinin içine baktığınızda içinizin sımsıcak olduğu insanı bulursanız asla kaybetmeyin. Ve böyle bi şeyi size yaşatırlarsa karşıdakine bağırıp çağırmadan önce iki kere düşünün(e tabi gırtlağınızı yırttıktan sonra da düşünme seçeneğiniz de var.) Asıl önemli olansa asla birini kınamayın. İnanın bana konuşmak yapılabilecek en basit eylemlerden biridir. Ta ki o olay başınıza gelene kadar. Hepinize iyi geceler.

28 Nisan 2017 Cuma

huysuz ve tatlı kadın

2015 Aralık

''İroninin kabul edilemezliği, hay gözünü seveyim!
Kötü yazısı olan biri gibi tek tek inceleyince göze batan, bütünden bakınca da karakteristlik kokan bir yazı tipiyim ben. Avazım çıktığı kadar bağırsam da parçada yine sevilmeyenim. Yadırganıyorum, anlaşılmıyorum. Bazen karşımda duran koltuğa kurulup saatlerce kitap okumak istiyorum. Kurallar ve dayatmalar boğazımı sıkıyor, nefes alamıyorum. Ses tellerim gırtlağımın gardiyanıymış gibi acı çektiriyorlar bile bile. Güzel günler ne kadar yakın veya 10 yıl sonra kendimi nerede göreceğim bilmiyorum ama, sayfaların artık mürekkeplerimde tükenmiş; görüyorum.''

16 Mart 2017 Perşembe

İşte yine buradayım, gitmedim. Hala aynı eller geçiriyor avcuma tırnaklarını sinirlenince. Biliyor musun sadece dört notadan oluşan parçalar vardı benim zihnimde. Hep aynı süreç tekrarlanırdı, dur durak bilmeden başa sarardı kendini. İçlerinden kendini bilmeyenler de vardı, diğerlerini görünce onlar da uyum sağladılar. Ben de konuşurken daha fazla kullanıyorum mimiklerimi, notalarım kendini iyi hissetsin diye. Karnımda geçmeyen kıpırtıların zihnime yansımaları klavye tıkırtılarına hapsoldu kaldı. Çenem istemsizce öne hareket etmek istiyor yine, köprücük kemiklerimse eskisine göre biraz daha utangaçlar sanki. Onları da seviyorum artık, en azından nabzımı okşayan zararsız birilerine yuva olmuştu boynumdaki çukurcuklar. Bana engel olmasınlar yeter ki, seçebileyim istediğimce notaları. Eteğimi çekiştiren küçük çocuklar gibi bırakmasınlar peşimi, yapmacık olmak istemezmişçesine zoraki de gülmesinler, sadece biraz kendileri olsunlar. Yüzüme bakınca utanıp sıkılmasınlar, makyaj da yapmadım işte; göz altlarımdaki halkalar ve alnımdaki çizgiler daha belirgin artık. Sen de gel yanıma, sırtıma yastık isteyip istemediğimi sor önce; sonra rengarenk bir meyve tabağı hazırla. Ayaklarımı masaya uzatmama kız, gözlüklerimi sürekli bir yerlerde unuttuğum için bana nasihatlar ver. Boğuk ses tonumu dinle pür dikkatle, ağzımdan çıkan her sözcüğü beyin kıvrımlarına hapsetmek istercesine kenetlen göz bebeklerime. Gülümse sonra, göz çukurlarına kadar sımsıcak olan birkaç saniyeyi hissedeyim içimde. Ilık ve sıcacık bi şeyler akıyor gibi olsun içimden, öylece duralım tek gayemiz susmakmış gibi. Belki bunu beceririz ne dersin?

29 Ekim 2016 Cumartesi

    Kalabalık yerlerden birindeyim. Çok fazla insan var, çok fazla yüz ve ifade. Herkes bi yere yetişiyormuşçasına yürüyor, yüzlerindeki telaş ayaklarından okunuyor, hep bi adımları diğerinden daha seyrek daha hızlı olunmaya çalışılsa da hep bi geri kalmışlık batıyor göze. Kimileri donuk, kimileri sinirli, kimileri de boş bi ifadeye sahip. Neden orda olduklarını bilmiyorlarmışçasına kıvrılmıyor dudakları, her günleri diğerinin aynısıymış gibi sanki. Sonra birini görüyorum, seçemiyorum; gözlerimin kusuru daha da zorlaştırıyor bu durumu. Fakat birbirimize yaklaştıkça seçilmeye başlıyor yüz hatları. İçim kıpırdıyor bi anda, nedenini bilmiyorum ama hoşuma gidiyor bu çocuksu yaramazlık. Diğerleri gibi olmayışı çekiyor önce dikkatimi. O kadar yürüyormuş gibi yürüyor ki, o anda kafasının bomboş olduğuna yemin edebilirim. Bu kirlenmiş ve gün geçtikçe büyüyen bi karadelik misali şehirde, mutlu olmayı çözmüş gibiydi. Hiçbir telaşı yoktu sanki; sanki hiç otobüs için sağ cebine bozukluk koymamış gibiydi, sanki hiç yarın onu bekleyen yığınlı kağıt parçaları yokmuş gibiydi, sanki daha önce kimseyle kavga bile etmemişti. Sonra bu adama bıraktım kendimi ben, gözbebeklerim göz çukurlarıma sığmayacak kadar büyümüş hissederken; onda yıllar önce üstünü örttüğüm birkaç dakikalık anın kaydedebildiğim saniyelerini görür gibi oldum. Bir su birikintisinin yanında boylu boyunca uzanıp gün sonuna kadar damlacıkların rüzgarda salınışlarını izlemiş gibiydim, isme ithafen yazılan şarkıların hissettirdiği ince keder gibi tuhaf bir his sarmıştı her bir yanımı. Çünkü gitgide yaklaşıyorduk birbirimize; neydi beni o tarafa doğru iten bu karşıkonulamaz çekim? Ayaklarıma hakim olamıyordum, olmak da istemiyordum galiba. Sonra fark etti beni, ufak bi bozguna uğradım fakat çekmedim bakışlarımı. Gözlerini kıstı, o derin iki hareye anlam veremeyişim garip bi şekilde hoşuma gitti. Ve biz, birbirine çarpa çarpa yürüyen; yarını için endişelenen yüzlerce sıradan insan arasında birbirimize kenetlenmiş bakışlarımızla ihtilal yapmış gibiydik. İkimiz de birkaç saniye sonra birbirimizin yanından geçip gideceğimizi bilsek de, içimizdeki müziği sergilemekten hiç ama hiç
korkmuyorduk.

27 Haziran 2016 Pazartesi

Açık İstiare

     Seni anlatmaya çalışsam, bu satırlara kazımak için tırnaklarımı geçirsem de anlatamam. Çünkü sen yaşamadan anlaşılamazsın, senin duygu radarına girmek için bizzat sen lazımsın aslında. Bazı kavramlar vardır fenere benzerler, öyle ki gündüz vakti yanımızdayken varlıkları ve yoklukları fark edilmez, fakat güneş yüzünü gizlediğinde bir anda tek zaafımız oluverirler. Bana seni anımsatıyor neden bilmem, iki merdiven basamağının arasındaki basamaksın galiba sen farkında olmadan. Varlığında el ele tutuşacak kadar yakınken, yokluğunda ise birbirlerini göremeyecek kadar uzaktır aralarındaki mesafe. İşte bu yüzden hem yanaklarımızı kızartan utanç ve vicdandan, hem de herkesin bi köşesinde sakladığı hırs ve tutkudan güç alırsın sen. Çünkü bizi biz yapan ne varsa, senin acımasızca beslendiğin kavramlardır aslında. Ne bir sivrisinek gibi iz bırakırsın arkanda, ne de bir dedektif edasıyla karıştırırsın ortalığı. Profesyonel olmakla kendini över ama bir yandan da amatörlüğünle cebelleşirsin. Adının yakıştığı güzellik hem intihar hem de şiirken bir aşığın uğruna ağladığı tek şeysin: Hasret.

26 Mayıs 2016 Perşembe

Nüktedan

    Olmuşla olabilirlik arasındaki ince çizgiyi fark etmeden kendimi uçurum kenarından aşağı bırakmakla sınar haldeyim. Önümde onlarca tuş bana boş gözlerle bakarken, sadece her şeyi bir çırpıda silenle flörtleşiyorum şu sıralar. Elimin acemiliği mi tuttu, yoksa kafamdaki susmayan küçük çocuklar mı beni ele geçirdi kestiremiyorum. Samimiyetten bi hayli uzak kanatsız melekler, yine odamda beni seyrediyorlar. Gözlerimi kapatıp hayali harf seçerek cümleler kurduğum bu berbatlıktan hallice yazımda, yine ve yine kendimi sınıyorum. Eleştirinin verdiği alçak gönüllülük yanaklarımı kızartsa da, iğne seviyesinden çuvaldıza geçmem de hafiften beni şımartmıyor değil. Olur olmadık sahillerin kumlarına basmak yerine aşina olduğum yerleri dönüp dolaşmak her zamankinden daha fazla sıkıyor artık canımı.